Hayatınızdan aylar önce geçip giden biri; geldiği zaman gözünüzün önüne ya da
geçmişe dair anılarınız canlandığı zaman zihninizde; düştüğünde acılarınızın
tam ortasına ya da geçmişte kalan mutluluklarınızın kollarına, aklınızda bir
şarkı dönmeye başlar. Notasız, ezgisiz; sadece sözleri olan bir şarkı. Onun sesinden
dinlediğiniz, gözlerinizin içine bakarak söylediği ve sadece o mırıldandığında
size güzel gelen bir şarkıdır bu.
Onu gördüğünüzde sarılmak istersiniz. Gözlerinizi kapatıp boynuna
kollarınızı dolamak, boyunuz yetmiyorsa parmak uçlarınıza basmak. Sarıldığınızda
hiç bırakmamak; sanki ona yeniden kavuştuğunuz için aynı zamanda hıçkıra
hıçkıra ağlamak.
Bazen sadece bakmak istersiniz gözlerinin içine. Hiçbir şey söylemeden,
tek bir kelime etmeden, gerekirse nefes bile almadan onu izlemek istersiniz. Dokunmayı,
ellerini yeniden tutmayı, kokusunu tüm hücrelerinizde hissetme arzusunu geçtim,
sadece ona bakmak. Belki de o farkında olmadan, uzaktan, belki siyah filmli bir
camın ardından, belki ağaç dallarının arkasından görebildiğinizce, belki de
alelade izlemek.
Onun yokluğunda aylarca bir başınıza, kulağınıza gelen çeşitli
şarkılar eşliğinde, rutin adımlarla yürüdüğünüz, o sıradan gibi gözüken ama bir
o kadar mutluluk ve acı barındıran kaldırımlarda, bu kez onun parmakları parmaklarınızın
arasında, elinizi sıkı sıkıya tutmuş bir şekilde, defalarca yürümek istersiniz.
Saatlerin su gibi akıp geçtiğinin farkında olmadan, yanınızda yalnızca o var
diye, teninize değen ten onun diye, insanların neredeyse koşa koşa geçtiği o
yollardan onunla geçmek; belki bir afacan çocukmuşçasına koşarak belki de evine,
çocuklarına yetişmesi gereken bir anne edasıyla yürüyerek.
Bazen yalnızca kendiniz olmak, bazen o olmak, bazen onunla birlikte,
onun varlığında, kokusunda, bakışlarında, mutluluğunda “biz” olmak istersiniz.
Bazen kavga etmek, nedensiz yere kırmak, kırılmak, hayalleriniz
yerle bir olduğu için hıçkırıklara boğulmak; bazen mutluluktan ağlamak, her şeye
rağmen içinde “o”nun adı geçen düşler kurmak, çalan her şarkıda onu anmak, gittiğiniz
her mekânda kahkahalarla yeni anıları zihninize kazımak, bazen sadece sevmek,
sevilmek, bazen de sadece onu hissetmek istersiniz.
O size bir adım gelse, siz ona sayamayacağınız kadar çok adımla
gitmek hatta koşmak istersiniz. Ama ne o size gelir ne de siz ona
gidebilirsiniz. Yaptığınız tek şey, göz pınarlarınızda her gün biriken
gözyaşlarınızı saklamak, zaaflarınızı ortaya çıkarmamak için çaba sarf etmek
olur.
Ne kadar “Seni seviyorum!” diye fısıldamak isterseniz isteyin,
sadece o giderken ardından dolan gözlerinizi saklamak kalır size. Çünkü ne ona
olan sevginizi söylemek için bir fırsat geçer elinize ne de içinizden geçen
onca şeyi yapmak için küçük bir şans.
O hayatını yaşarken size sadece, anıları yâd etmek kalır. O çekip
giderken, ardından, düşlerinizi, onun hiçbir zaman duymayacağını bile bile,
anlatmak kalır. Fısıldamak kalır size, geceleri yastığa başınızı koyduğunuzda “İyi
geceler, sevgili!” diye.
Ay dönümlerinde hatta belki de yıl dönümlerinde frambuazlı pastayı
tek başınıza yemek, boğazınıza düğümlenen her nefeste, sessizce hıçkırıklara
boğulmak, bazen aniden çalmaya başlayan bazen bilerek dinlediğiniz ve onun
sevdiği şarkıların her kelimesinde onu anmak, kelimeler yetmese de
hissettiklerinizi yazıya dönüştürmek, rakı bardağına su yerine gözyaşlarınızı
dökmek, geceler gündüze dönerken zihninizdeki milyonlarca soruya cevap
bulamadığınız için güneşin doğuşunu izlemekle yetinmek, her yeni güne onun haberi olmadan onun adıyla
başlamak, tüm bir günü yeni umutlarla tüketmek, aynı şehirde nefes aldığınız
için o kenti sevmek, o kentin kaldırımlarında saatlerce yürümek, bazen o
kentten nefret etmek bazen de sırf o yaşıyor diye o şehre âşık olmak ve kendisi,
isteyerek ve bilerek zorla da olsa hayal kurmamayı öğrettiği halde her birinde onun
adının geçtiği hayaller kurmak kalır size.
Ve bir de, hiçbir zaman bilmeyeceği onca şeyden biri olan tek bir
cümleyi, Ankara gecelerine belki rüzgar ona götürür diye fısıldamak kalır ondan
geriye…
“Seni,
Seviyorum.”
.jpg)