22 Aralık 2012 Cumartesi

Hediye.



Bağıra bağıra can vereceksin günahlarınla yüzleşirken,

Öldürdüğün vücutların ruhları sararken bedenini hesap sormak için.
Kiralık yataklarda, kiralık aşklar yaşayacaksın,
Dönmek için geç, tövbe etmek için çok geç kalmış olacaksın.
Ölmeyeceksin korkma..
Asırlık acılara gebe koca bir vicdan azabı hediye ettim sana...

Asya Çelik



19 Kasım 2012 Pazartesi

Git'me.


Uzun uzun yazmak istiyorum, uzun uzun anlatmak.
Günlerdir biriktirdiğim şeyleri, kelimelere dökmek belki de.

Susuyorum uzun zamandır.
Kendimden kaçıyorum.
Kendimden kaçtığım gibi, ondan da saklanıyorum.

Günlerdir, bana el uzatmanı bekliyorum.
"Kaçma, gitme benden." der misin, iç sesim?
Artık, umarsızca, sana koşmak istiyorum.


19.11.12
06:43

Not: Evet, eskisi gibi, hissettiklerimi, anlatamıyorum.

29 Ağustos 2012 Çarşamba

Başlık'sız..


Hayatımı ayaklarının altına serdiğim, onun için, uzun zamandır yılmadan savaştığım kahramanım, sen, ölmüşsün. Ardından ağıtlar bile yakılmış ve ben buna inandıramamışım kendimi. Yeni yeni farkına varıyorum; kadının, kızıl saçlı hatunun, omzunda huzur bulan, varlığınla gülümsettiğin o kadın, kahramanıyla birlikte, uzun zaman önce gömülmeliymiş aslında.

Bu yüzden, artık senin olsun bu şehir, sana kalsın anılarım, acılarım. Paramparça ettiğin düşlerim senin olsun işine yarayacaksa. Senin adına söylediğim şarkıların her hecesi hayatına adansın bundan sonra.
Dudağımdan dökülen ya da dökülemeyen tüm dualarım, senin yaşamında hayat bulsun.
Onları yaşat ki, günün birinde; içimde kopan fırtınaları, parçaladığın hayatı, yerle bir ettiğin güveni, bir anda silip attığın yaşanmışlıkları getirsin gözlerinin önüne, bu koca şehir.
Yaşa; yaşa ama sıradan bir hayat olmasın seninki. Gönlünün istediğince, hayal gücünün yettiğince, dualarım gerçekleştikçe yaşa.

Sana bırakıyorum ben, seninle sevdiğim bu kenti. Şimdiye kadar tanıdığımı zannettiğim, etraftaki insanlara, sana, hatta kendime karşı savunmaktan hiçbir zaman vazgeçmediğim adamı, bırakıp gidiyorum. Artık, savaşmıyorum.

Zaferini kutla,
Bu şehirde, senin adınla hayaller yerle bir oldu,
Bir hayat, en güzel zamanlarında mahvoldu.

Bir kadın, bu kentte, seninle var oldu ve aynı kentin yağmurlu bir gününde seninle yok oldu!

Son bir şarkıyla, gözyaşıyla ve son bir duayla;
Bir aşk sona erdi, adınla!


Dudaklarımdan senin için dökülen ilk ve son beddua;
Sev, bir başkasını; benim seni sevdiğim gibi.
Senin için döktüğüm gözyaşları misali.


18 Ağustos 2012 Cumartesi

İç Savaş..



Bazı romanlar, son sayfasının son kelimesi okunduğu anda bile sona ermez.
Ya da, bazı şarkıların son saniyesi dinlediğinde, o şarkının etkisi, şarkı bittiği anda yitip gitmez.
Kimi hayallerin başkahramanı ölmüş olsa da, o düşlerin yerine yenileri gelmez kolay kolay.

Ve tüm kırgınlıklarına rağmen, insan, duygularını yendiğini zannedip; "Bitti!" diyerek kendine söz geçirmek istese de; anılar, silinmez; bazı oyunlar, aşklar ve aynı zamanda acılar, bir anda bitmez..


8 Ağustos 2012 Çarşamba

Kaçmak?



Keşke kafama estiğinde, her şeyden ve herkesten kaçıp gidebileceğim bir yer olsa.
Bir deniz kenarı mesela. Bir sahil. 
Çıplak ayaklarıma değerken buz gibi sular, unutsam her şeyi dalga sesleriyle.


30 Temmuz 2012 Pazartesi

Belki..


İstemeden de olsa;
Vazgeçmektir,
Sessiz sedasız çekip gitmektir,
Belki de en güzeli.


16 Temmuz 2012 Pazartesi

Adı Yok..



Yıllar önce yaşadıklarım geldi gözümün önüne, gecenin bir vakti, aslında hiç hatırası olmayan bir şarkıyla. 

Çocuktum, hayal meyal hatırlıyorum şimdi, ilk aşk dedikleri şeyi. İlk heyecanı, ilk gözyaşlarını. Belki ilk defa yaşanan hayal kırıklıklarını.
Her birini ayrı ayrı tebessümlerle yâd ettim farkında olmadan. Suretimde ufak bir gülümseme, film şeridi misali derler ya, eski bir fotoğraf makinesi filmi gibi geçti gözümün önünden her kare. Ufak tefek gözümden kaçanlar olmuştur muhakkak ama bundan yıllar öncesini düşünmek bile çocukluk hayallerimi düşürdü aklıma. Hepsini ayrı ayrı paketlemişim, kaldırmışım kapalı kutularda, hiç açılmamak üzere.

Bir de şimdiki hayallerim var, çocukluk düşlerimden daha farklı: daha acılı, sancılı. Her aklıma gelişlerinde duygularımdan parça parça alıp her parçayı başka tarafa savuran gerçeklerle sarmalanmış, bir yanı kırık dökük, diğer yanı sapasağlam duran ayrı ayrı düş hepsi.

Yıllar sonra, hatırlar mıyım, hatırlatılırlar mı?
Alakasız bir şarkıyla aklıma düşer mi bu yazı?
Kim bilir..

Belki de beni, ilk düş kahramanımın ardından bu şehre; Ankara'ya; getiren rüzgar, adını bile bilmediğim bir kente, bir ülkeye savurur. 
Orada yâd ederim, bana hayatın ne demek olduğunu öğreten şimdiki düşlerimi, Ankara'yı sevme nedenimi, bu şehrin rengarenk günlerinin ardından gelen buz gibi gecelerini. 
Bilmediğim bir yerde anarım onun adını, belki.
Uzaklardan anımsatırım, bir zamanlar nasıl sevdiğimi.
Uzun gecelere anlatırım düşlerimi.
Ve orada koyarım; ona ait hayallerimle yazılmış romanımın ismini.

Kim bilir, belki..




28 Haziran 2012 Perşembe

Siyah Filmli Camın Ardından Görünenler..



Hayatınızdan aylar önce geçip giden biri; geldiği zaman gözünüzün önüne ya da geçmişe dair anılarınız canlandığı zaman zihninizde; düştüğünde acılarınızın tam ortasına ya da geçmişte kalan mutluluklarınızın kollarına, aklınızda bir şarkı dönmeye başlar. Notasız, ezgisiz; sadece sözleri olan bir şarkı. Onun sesinden dinlediğiniz, gözlerinizin içine bakarak söylediği ve sadece o mırıldandığında size güzel gelen bir şarkıdır bu.

Onu gördüğünüzde sarılmak istersiniz. Gözlerinizi kapatıp boynuna kollarınızı dolamak, boyunuz yetmiyorsa parmak uçlarınıza basmak. Sarıldığınızda hiç bırakmamak; sanki ona yeniden kavuştuğunuz için aynı zamanda hıçkıra hıçkıra ağlamak.

Bazen sadece bakmak istersiniz gözlerinin içine. Hiçbir şey söylemeden, tek bir kelime etmeden, gerekirse nefes bile almadan onu izlemek istersiniz. Dokunmayı, ellerini yeniden tutmayı, kokusunu tüm hücrelerinizde hissetme arzusunu geçtim, sadece ona bakmak. Belki de o farkında olmadan, uzaktan, belki siyah filmli bir camın ardından, belki ağaç dallarının arkasından görebildiğinizce, belki de alelade izlemek.

Onun yokluğunda aylarca bir başınıza, kulağınıza gelen çeşitli şarkılar eşliğinde, rutin adımlarla yürüdüğünüz, o sıradan gibi gözüken ama bir o kadar mutluluk ve acı barındıran kaldırımlarda, bu kez onun parmakları parmaklarınızın arasında, elinizi sıkı sıkıya tutmuş bir şekilde, defalarca yürümek istersiniz. Saatlerin su gibi akıp geçtiğinin farkında olmadan, yanınızda yalnızca o var diye, teninize değen ten onun diye, insanların neredeyse koşa koşa geçtiği o yollardan onunla geçmek; belki bir afacan çocukmuşçasına koşarak belki de evine, çocuklarına yetişmesi gereken bir anne edasıyla yürüyerek.

Bazen yalnızca kendiniz olmak, bazen o olmak, bazen onunla birlikte, onun varlığında, kokusunda, bakışlarında, mutluluğunda “biz” olmak istersiniz.

Bazen kavga etmek, nedensiz yere kırmak, kırılmak, hayalleriniz yerle bir olduğu için hıçkırıklara boğulmak; bazen mutluluktan ağlamak, her şeye rağmen içinde “o”nun adı geçen düşler kurmak, çalan her şarkıda onu anmak, gittiğiniz her mekânda kahkahalarla yeni anıları zihninize kazımak, bazen sadece sevmek, sevilmek, bazen de sadece onu hissetmek istersiniz.

O size bir adım gelse, siz ona sayamayacağınız kadar çok adımla gitmek hatta koşmak istersiniz. Ama ne o size gelir ne de siz ona gidebilirsiniz. Yaptığınız tek şey, göz pınarlarınızda her gün biriken gözyaşlarınızı saklamak, zaaflarınızı ortaya çıkarmamak için çaba sarf etmek olur.

Ne kadar “Seni seviyorum!” diye fısıldamak isterseniz isteyin, sadece o giderken ardından dolan gözlerinizi saklamak kalır size. Çünkü ne ona olan sevginizi söylemek için bir fırsat geçer elinize ne de içinizden geçen onca şeyi yapmak için küçük bir şans.

O hayatını yaşarken size sadece, anıları yâd etmek kalır. O çekip giderken, ardından, düşlerinizi, onun hiçbir zaman duymayacağını bile bile, anlatmak kalır. Fısıldamak kalır size, geceleri yastığa başınızı koyduğunuzda “İyi geceler, sevgili!” diye.

Ay dönümlerinde hatta belki de yıl dönümlerinde frambuazlı pastayı tek başınıza yemek, boğazınıza düğümlenen her nefeste, sessizce hıçkırıklara boğulmak, bazen aniden çalmaya başlayan bazen bilerek dinlediğiniz ve onun sevdiği şarkıların her kelimesinde onu anmak, kelimeler yetmese de hissettiklerinizi yazıya dönüştürmek, rakı bardağına su yerine gözyaşlarınızı dökmek, geceler gündüze dönerken zihninizdeki milyonlarca soruya cevap bulamadığınız için güneşin doğuşunu izlemekle yetinmek,  her yeni güne onun haberi olmadan onun adıyla başlamak, tüm bir günü yeni umutlarla tüketmek, aynı şehirde nefes aldığınız için o kenti sevmek, o kentin kaldırımlarında saatlerce yürümek, bazen o kentten nefret etmek bazen de sırf o yaşıyor diye o şehre âşık olmak ve kendisi, isteyerek ve bilerek zorla da olsa hayal kurmamayı öğrettiği halde her birinde onun adının geçtiği hayaller kurmak kalır size.

Ve bir de, hiçbir zaman bilmeyeceği onca şeyden biri olan tek bir cümleyi, Ankara gecelerine belki rüzgar ona götürür diye fısıldamak kalır ondan geriye…

“Seni, Seviyorum.”

9 Haziran 2012 Cumartesi

Bazen Yetmez, Sözcükler..


Bir kadının; nasıl bu kadar çok incinebileceğini, canının nasıl bu denli yanabileceğini, fırtınalar kopsa da içinde, mutluluk rolünü nasıl oynayabileceğini anlatmak istedim, olmadı. Kelimelere sığmadı hiçbiri.


"..daha dün gibi hatırlarım, üç yüz altmış beş gün önce bugünü."
Hayatımda bu kadar değerli olacağını düşünmeden yaşadığım sıradan bir tarih için. 09.06.11'e..

30 Mayıs 2012 Çarşamba

Yaşanamamış Düşler..


Bembeyaz düşlerim var benim, hiç kimseye anlatmadığım, hiç bir zaman kirletmediğim.

Dün'lerim var, geçmişimde yaşayan ve acılarımla sarmalanmış. 
Bugün'lerimi içinde barındıran, yarın'larıma yol olan.

Düş'ümde bir adam var. Sadece benim bildiğim, benim sevdiğim ve bana ait olan.
Geçmişimde yaşamış, bugünümde nefes alan ve yarınımda var olacak olan.

Benim hikayemde bembeyaz kalacak, ne olursa olsun, hiç bir zaman lekelenmeyecek bir adam.
Bir şarkı sözüyle başlamış ve bir şarkı sözüyle bitecek kadar basit olmayan bir roman.

Kayıp bir gün daha diyemem, yaşanamamış kayıp yarım senem varken. 

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Bir Kadın Susarsa..


Susmak, çoğu zaman 'kabullenmek' diye nitelendirilir. 
Oysa bir kadın için, susmak, uzaktan uzağa izlemektir bir çok şeyi. 
Ardından söylenenleri bilmemek değildir, konuşulanlara aldırmamak hiç değildir ve olan bitene boyun eğmek bile denemez adına. 
Kimine göre kırmızı kartla oyun dışı kalmış bir kadın için, susmak; beklemektir. 
Sabretmektir, gerçekleri bilmek ve ona göre hareket etmektir. 
Susmak, aslında bir erdemdir.


İşte bu yüzden, susuyorum. 
Zamanı geldiğinde, ben de bazı şeyleri anlatırım.

30 Nisan 2012 Pazartesi

30.04.2012


Kendimi, hiç bilmediğim bir yerlerde bıraksam; unutsam, unutsam, unutsam...


23 Nisan 2012 Pazartesi

.. // 2




Anlayamadığım bir hüzün var içimde, garip bir bilinmezlik. 
Ya ben fazlayım bu şehirde ya da biri eksik.


3 Nisan 2012 Salı

Bazen..



Bazen, öyle bir an gelir ki; ne hangi ayda olduğunu ne de hangi günde olduğunu kestirebilirsin. 
Çünkü sen, yaşamak istediğin bir günde, yaşamak istediğin şekilde yaşarsın hayatı.
Kimi zaman mutlu bir tarihi tekerrür ettirirsin, kimi zamansa gerçeklerin bilincine varmak için acılarla, ayrılıklarla dolu bir günü.
Ne yapabileceğin bir şey vardır, ne de söylemek istediklerini söyleyebileceğin küçük bir şans.
Yine de, bilinçaltında yaşattığın anılarının geçmişinde yer aldığını, şimdi'nde olmadığını fark ettiğinde, bir şeyleri düzeltmek için geç olmadığını bilirsin.
Kendini kandır'ma...

Aslında geçtir, zaman geçip gitmiştir ve bir daha, dönmeyecektir.

Hiç bir zaman 'keşke' dememek adına..


3 Mart 2012 Cumartesi

İç Ses.. // 2


Garip bir duygu bu. Varlıkla yokluk arası. Gelgitlerle dolu. Kimi zaman nefretin ağır bastığı kimi zamansa özlemin.
               Özlemeyi geçtim de, sahi hiç nefret etmiş miydim?

Camdaki yansımama takılıyor gözlerim. Ne kadar değişmişim son birkaç aydır.
Bakışlarım mesela; anlamlı değil artık; bomboş bir duvara bakıyorum sanki. Duruşum ya da; eskisi gibi kendime güvenmediğimi haykırıyor. Saçlarım, kıyafetlerim, ojelerim, benliğim…
Geçmişten hiç iz yok gibi. Ne güzel değil mi?

Oysa bilmez hiç kimse yüreğimi…

4 Şubat 2012 Cumartesi

Hoş Geldin..



Kelimelere sığınıyorum bu gece,
Hüzün kokan uykuya doğru yol alıyorum belki.
Sokak lambalarının sönük ışıkları altında, adını fısıldıyorum,
Bomboş caddelere.

Beton binalar dinliyor beni,
Ben anlatıyorum onlar susuyorlar,
Gülümsüyorum, tepki vermiyorlar.
Soruyorum; “Nerede o?”
Cevapsız bir soru; yokluğunu bana haykıramıyorlar.

Aldırmıyorum, tekrar başlıyorum anlatmaya.
Kelimeler az geliyor bu kez,
Gidişini anlatmaya gücüm yetmiyor.
Ben de geceye ayak uyduruyorum,
Sessizlik beni kendine hapsediyor.
Beynimin içinde biri var sanki
Sürekli adını söylüyor.
Paramparça olmuş hayallerim,
Terk edişine, ağıtlar yakıyor.
Seversin yağmurlu havaları,
Bak düşlerim intihar etmiş,
Gökyüzünden kanları damlıyor.
Gittiğin günki gibi,
Semada, melekler sessizliğine ağlıyor,
Yokluğunda bana onlar eşlik ediyor.
Bazen ezgilerle bana seni getiriyorlar,
Bazen de sensizliği..
Tebessümlerle karşılıyorum ben de gelişini;
Geceme hoş geldin sevgili.

31 Ocak 2012 Salı

..



"Sadece eve gidip battaniyenin altına girip o günleri yad etmek istiyorum. O kadar özlemişim ki onu, o hallerini. Biliyorum imkansız o zamanları geriye getirmek, beni yeniden sevmesini istemek, ama uyandığım zaman bana bakan gözlerini özledim, gülüşünü özledim, üstüme kalın birşeyler giymem için uğraşmasını özledim, beni benden daha çok düşünmesini özledim, ağladığımda başımı göğsüne alıp saçlarımı okşamasını özledim, beni görünce gülümsediği zamanları özledim, geceleri bana su getirmesini özledim, saatlerce gözlerimin içine bakmasını özledim, ses tonunu özledim; onu ben çok özledim."

Alıntı. 

18 Ocak 2012 Çarşamba

Bir Rüya..



Yer; Atakule.

Hava soğuk ve yağmurlu. Damlalar bile azaltamıyor Ankara’nın o meşhur ayazını. Şehir, yine ışıl ışıl. Hareketli. Sahip olduğu insanları, bir o yana bir bu yana koşuşturuyor.

Hele ki o gökdelenden, o taş yığınının en üst katından bakıldığında, kent daha canlı gözüküyor.

Ve o bina, o gece, bir kadının çelimsiz bedenini ağırlıyor. Herkesin güçlü gördüğü, tüm kötülüklere rağmen, hiçbir zaman yıkılmamış, ağır darbeler almış o yüreği, o soğuk gecede misafir ediyor.

Bir de adam; çok sonradan gelen ve uzun zamandır beklenen. Ağır bir kasvet yükleniyor havaya, gerginlik had safhaya ulaşıyor. Ne kadın biliyor olacakları ne de adam. O gece, orada olacakları ikisi de tahmin etmiyor, edemiyor.

Uzun süren sessizliği adamın, Ankara’nın ayazından bile daha soğuk ses tonu bölüyor:

         Adam: Neden geldim ben buraya? Susmak için mi?

Kadın, sadece tebessüm edebiliyor. Karşısındaki manzaraya dalmış, anılarını canlandırıyor kendi gözünde. Neden bu şehri bırakıp gidemediğini,  bu kenti ona sevdiren aynı zamanda nefret ettiren adamı. Mutluluklarını, acılarını, gözyaşlarını, kahkahalarını.

Boğazında düğümlenen hıçkırıklarını belli etmemeye çalışarak, titrek bir sesle konuşmaya başlıyor:

         Kadın: Bak, şehir parlıyor bu gece. Işıklar yağmur damlalarıyla dans ediyor adeta. Kar taneleri bir valsa tutuşmuş. Mutluluktan mı sence? Yoksa hüzünlü mü bu gece, bu kent de?

Sessizlik…

Kadın: Gidiyorsun, değil mi? Her şeyi ardında bırakıp, terk ediyorsun herkesi. Hiç mi canın acımayacak giderken? “Keşke..” demeyecek misin hiç? Ya da aklına gelmeyecek mi yaşadıkların, bu kentten uzaktayken? Hata mı diyeceksin olanlara yoksa yaşanması gereken ve yaşanmış anılar mı?

 Son bir isteğim var senden; ardına dönüp bir kez bak ve düşün, beni ve bana yaşattıklarını, onu ve sana yaşattıklarını. Bu şehri, bu şehirde geçirdiğin yıllarını, hayatını. Umarım gittiğin yerde mutlu olursun. Kalıcı mutluluklar bulur, hayatındaki boşlukları doldurursun. Gece yastığa başını koyduğunda huzurlu olur, yeni bir güne gülümseyerek başlarsın. Yaşattığın mutluluklarla gurur duyarsın..

Ve yine sessizlik…

Kadın:  Susuyorsun yine? Bana da bakmıyorsun, tıpkı o günkü gibi. Sen gözlerime bakmıyorsun, biz bir ayrılığı daha paylaşıyoruz. Bir kez daha oyun oynuyor bu şehir benimle. Bir kez daha yarı yolda bırakıyor beni ve bir kez daha bir parçamı alıp götürüyor, geri getirmemek üzere.

         Beni güzel hatırla.

         Yolun açık olsun genç adam.
        

Uyandım, bir rüyadan. Etkisinden kurtulamadığım bir hayalden. Aylar süren mutluluğumun, hatta günler süren huzur uykularımın ardından, bir düşün sonuna geldim.

Kızıl düşlerden, kahverengi gerçeklere; merhaba…



Bu şehri sevdiren, aynı zamanda bu şehirden nefret ettiren düşe;
Sonsuz teşekkürler…

         Dipnot:
29 Aralık2011 gecesi gördüğüm rüyaya ithafen..

11Ocak2012
00:30