Siyah ne çok yakışır sana…
“Direnmek ne demek?” diye sormuştum. Şaşırmış, beklemediğin bu soru karşısında susup kalmıştın. “Neye direniyorsun sen?” dedin, titrek, korku dolu bir sesle. Susup konuşmama sırası bendeydi. Gözlerim dolmuş, yaşlar kirpiklerimden aşağı süzülmesin diye kaçırıyordum bakışlarımı senden. Israrla gözlerin gözlerimle buluşmaya çalışırken cılız bir sesle cevapladım sorunu: “Sana, yenilmemek için hayata belki de; hayat senin adın; direniyorum işte. Ne demek bilmesem de…”
Sarıldın, sıkıca. Küçük bir kıza, güçlü görünen ama içi yıkık dökük bir kadına. Yanaklarını tuzlu gözyaşlarının okşadığı, dudağının kenarında buruk bir tebessüm yerleştirilmiş bir çocuğa, sevgiyle sarıldın.
. . .
Hatırlıyor musun, “Neden korkuyorsun, hissettiklerini, düşündüklerini söylemekten?” demiştin sıradan bir günde. Gözlerim sonlu bir boşluğa dalmış bir müddet düşünmüştüm. Bakışlarımız çarpıştığında, suratındaki tatlı gülümsemene inatmışçasına “Kaybetmekten, her şeyi; kazanamadıklarımı bile yitirmekten…” demiştim donuk bir yüz ifadesiyle. Sustun. Sustum. Biz hep sustuk..
Haklı çıkardın beni aylar sonra. Hiçbir zaman kazanamadığım seni, kaybetmeyi de becerememiştim. Gelmediğin gibi, hiçbir zaman gitmemiştin..
. . .
Şimdi bir tokat gibi çarpıyor suratıma sarılışın. Hiçbir zaman sormadığın soruların, mutluluğunu anlatamayan cümlelerin ve vuruyor yüzüme gözlerinin gözlerime hiçbir zaman değmediği. Hayalmiş hepsi. Tatlı bir rüya, yaşamayı isteyip de yaşayamadığım düş’müş. Kirpiklerimden düşen yaşlarmış bana bıraktığın anıların.
Seni yaşamaya başladığım ilk gün ki gibi, siyaha bürün son kez gözlerim değdiğinde gözlerine. Siyah ne çok yakışır sana, sancılı bir ayrılıkla birlikte.
Soğuk, buz gibi bir havada bu şehir geri getirecek seni bana. Benden aldığı gibi, apansız, ani bir rüzgârla.Geri verecek düşlerimi Ankara. Benden kopardığı gibi, avuçlarıma bırakacak hayallerimi, acılarımla.