22 Aralık 2010 Çarşamba

Kırmızı'yla Dans..





YirmiİkiAralıkİkibinOn
00:20
  
Teşekkürü borç bilirim, intihara meyletmemi sağlayan şarkılara!

Tik tak, tik tak ve tik tak.
Saatin yelkovanından ya da akrebinden çıkan ses ırzına geçiyor beynimin. Zorla sahip oluyor hissiyatlarıma. Ah, bu ne acıdır ki kanlar kulaklarımdan sızmaya başlıyor ılık ılık. Mayışıyor vücudum hücrelerime işleyen sıcaklığın mayhoşluğunda. Göz kapaklarım ağırlaşıyor, dışarıda da sicim gibi damlalar yerleri okşuyorlar. Hayır-hayır, zemine; asfalta; tecavüz ediyorlar.

Elimdeki şarap kadehi bir doluyor bir boşalıyor. Doluyor ve boşalıyor. Doldukça kızıl sıvı bardağın içine, tebessüm yüzüme yayılıyor. Dudaklarımı okşadıktan sonra boğazımdan geçen her damla, beynimi yavaş yavaş uyuşturuyor. Dünya, bir müddet sonra dönmeye başlıyor. Dönüyor, yavaş ama sarsıcı şekilde; buz gibi beton zemin ayaklarımın altından çekiliyor…

Kızıllığını içtiğim gün batımlarının ortasına düşüyor kırmızı ojeli bir kadın. Bedeni değil ama belli ki ruhu: Fahişe. Kırmızı saçlarında sakladığı sırlar dokunuyor siyaha çalan göğe. İçkilerin avutucu sarhoşluğuyla yıkıyor her telini, yıldırımlar dokunuyor her milimetresine katreler yerlere düşerken. Ah, nasıldır bu azap bilir misiniz? Sizin tırnaklarınız ve saçlarınız aynı renkte oldu mu hiç?

Gök siyah mı olurmuş sanki? Olur tabii, bilmezsiniz siz benim düşlerimi! Sayısız insanın intiharlarına gebe, düş kurmayı başaran her bedenin hayallerini tutuyor kilitli bir kafeste. Sırlara sahip o, sema ya da gök. Ne derseniz deyin. Siyah olur gökyüzü, her gün batımından sonra, güneş yüzünü göstermeden önce!
Ay’ı alır koynuna kimi zaman. İşte öyle gecelerde, beynim şizofren hayallerini çıkarır sakladığı yerden. Şampanya sevmez düşlerim. Bu yüzden şarap şişeleriyle karşılanırlar özel zamanlarda. Sonra bardaklar dolar, boşalır, dünya döner. Hep böyledir bu gelişler. Gidişlerdeyse mumlar alevlenir birden. Kapanır kollarım onlar beni terk ederken. Ay düşlerimi getirdiği gibi, beni yalnız bırakmasını da bilir.

Bende şarkılara sararım içki kadehim elimde. Sonra dökerim gözyaşlarımı, sarhoşluğumla birlikte. Pencere önünde, izlerken gökyüzünün sahip olduğu yıldızları, aklıma düşer yalnızlığımın intiharı. Gözkapaklarım ağırlaşır yine, uykuya dalarım ben, yavaş yavaş kan kaybederken.

Ay getirir bir gece şizofren düşlerini ruhumun. Bileklerimden akarken kırmızı şarap tadındaki intiharlarım, tırnaklarımın arasına sıkıştırırım ölümü; ölüm olur umudum.

Saygıyla eğiliyorum önlerinde, aklıma gidişlerle ölümleri sokan ezgilerin.
Hayallerim cebimde, siktiri çekip hepinize, arkama bakmadan gidiyorum!.

Bilinmeyen bir ütopyaya doğru yola çıkıyorum. Şizofrenik intihar provalarındayım, bir müddet yokum.!


[Gamze]

21 Aralık 2010 Salı

Maskeli Parti.




YirmiAralıkİkibinOn
17:07
  
Bir parti var; maskeli parti.
Mekân; bulvarlar, caddeler, tüm sokaklar.
Zaman; üç yüz altmış beş gün ve altı saat.
Katılım oranı; çok yüksek. Neredeyse tüm dünya orada. Eğlenmek hepsinin amacı, yaşamaktır en fazla.
Herkesin yüzünde bir maske; kimi acılarını göstermiyor diğerlerine kimi de yüz’süzlüğ’ünü gizliyor kendinden bile.

Hayatın tatlı sürprizlerini yudumluyor bazıları şarap kadehlerinde bazılarına da yıkıntılar ve hayal kırıklıkları sunuluyor servis tabağıyla birlikte. Yutkunmak ve yutmak zor olsa da önceden yenilmiş kazıkları hazmetmek, unutmak ve eğlenmeye devam etmek paha biçilemez bir değerde.

Fonda piyasaya damgasını hep vuran bir müzik tarzı var: gök gürültüsü, insanlık çöküntüsü: araba sesleri, motor sesleri, birbirine bir şeyler anlatmaya çabalayan insan sesleri, rüzgârın acı haykırışı, bir de Tanrı’nın isyanını anlatan yağmur sesi. Dans ediyor bu tarzın şarkılarında, hümanizm. Kâh yumuşak ritimlerle kendinden geçiyor kâh sert adımlarla yeri yerinden oynatıyor.

Suretlerin yarısına kırık bir tebessüm iliştirilmiş, eğreti duruyor gülümsemeler. Yüzlerin diğer yarısında sahici gülüşler var, içten…
Oysa eşit davranmıyor bu partinin organizatörü herkese. Kimisi sefaletini ipotek eder hayattan nasibini alabilmek için kimisi de zenginliğini döker ortaya gözbebeği olabilmek için.

Ah azizim; hep dile getirildi bu ama hep göz ardı edildi gerçekler. Gerçekleşme imkânının kısıtlı olduğu düşlerde hüzne boğuldu insanlar umutsuzlukla yoğrulurken. Onlar için her düş, bir acıyı yeni bir acıya gebe bırakıyordu. Bu yüzden hayat hep acıya annelik yaptı düşlerin olduğu yaşamlarda.

İdealleriyle hayallerine elini uzattığı her an dokunabilenler mi? Onlar her zaman keyfini sürdü adaletsizliğin. Adiliğin en yükseğe çıktığı kentlerin en işlek, en gözde mekanlarında nefes aldılar, hala yaşıyorlar..


Bu yüzden kendi kendimize diyebiliyoruz bunu sadece;
Hayat kimseye adil davranmıyor; herkesin eşit olduğu maskeli bir partide bile…

[Gamze]

10 Aralık 2010 Cuma

Damla Damla Tükenişler..


Tecavüz ediyorum beyaz sayfalara, kelimelerimle. Irzına geçiyorum acının, çoğalsın, kökü kurumasın diye. Belki’lerle keşke’leri tıkıyorum bir kutuya; genleri birleşsin, yeni keşkelere belkiler dokunsun, belkiler keşkelerle yoğrulsun düşüncesiyle.
Hüznün kalbini paramparça ediyorum, mutluluk doya doya yaşasın. Gözyaşlarının ılıklığını ortadan kaldırıp sıfır dereceye düşürüyorum ısısını. Ağlamak tarihe karışıyor.
Dünya ne kendi etrafında dönebiliyor ne de güneşin etrafında dolaşabiliyor. Güneş, acılara hep dik geliyor. Sonbaharla kış yok artık. İlkbahar var hep, yazdan önce ve sonra. Üzüntü kusmuyor mevsimler gece-gündüz insanların suratına.
Hayallere psikolojik baskı yaptım. Şimdi hepsi uçurum kenarındalar. Korkmayın; yersiz umut vermeyecekler artık onlara ihtiyacımız olduğu anlarda. Kâbuslar da yok oluşlarda. Azrail’i yolladım kapılarına. Birkaç saniye sonra ölümü tadacaklar…

Aşk kaldı geriye değil mi? Her şeyin başlangıç noktasını öldüremedik bir tek. Bir tek onun kalp atışlarını durduramadık. Belkilerle keşkelerin arasına tıktık hep. Aşktan sonra ya ‘Belki döner.’ dedik ya da ‘Keşke böyle bitmeseydik.’ diye isyan ettik. Bir kez olsun aşkı engelleyemedik.
Biz yaşadıkça o yüceldi, biz nefes aldıkça aşk adileşti…
Şimdi sıra onda…
                  Aşk; idam sehpasında. Kanaya kanaya bitiyor, tükeniyor sonunda…

Uyanıyorum hıçkırıklar arasında. Boğazımda düğümlenmiş nefesi yutmaya çalıştığım anda, aynaya çarpıyor bakışlarım;
Aşklar dökülüyor gözlerimden,
                                                        Ölüyorum…

1 Aralık 2010 Çarşamba

Yarım Kalan Acılar.

http://fizy.com/#s/1g48dg

Kelimelerim tükendiğinde alfabe kırılıyor orta yerinden. Heceler kaçışıyor, sağa sola. Dağılıyor “sen ve ben”, kalmıyor “biz”im geçmişimizden eser. Eskiden böyle miydi? Kenetti ellerimiz, hiç birleşmeden.
Harfler gelmiyor yan yana. Yâr, ayrılık “düş”tü aramızda.
Ayrılık, düştü aramıza.
İşte bu yüzden; yazamıyorum artık seni; uzaksın bana…

Pembe hülyalarım kâbuslarım artık. Her gece dağıtıyorlar, parçalıyorlar beynimi yokluğunla. Mantığım algılayamıyor bedenimin çaresizliğini; uyuşmuş ellerim, ilaçlara bağlanmış düşlerimiz kaçıp gitme telaşında.
Yâr, dündeki hayaller can çekişiyor bugün, cenazelerini kaldıracağız, yarınlarımız’a…

Manşet olmuşuz biz, tirajı en yüksek gazetenin ilk sayfasında. “Öldürüldü aşk!”başlığı atılmış. Fail-i meçhul olarak geçiyor adımız! Namımız almış başını yürümüş:
Sen; azmettirici, ben; katil. Ben bilmeden senin için zifiri hücre yolunu tutmuşum, sen uzaklarda yok olmuşsun.
Yâr, yok olmuşuz, aşkı tüketmiş dibe vurmuşuz. Kesmişiz sevginin şah damarını, gururumuzda boğmuşuz…
İşte bu yüzden; “acı” diyoruz artık “aşk”tan sonra kapımızı çalan ayrılıklara; yarım bıraktıklarımız adına…

29.11.2010
17:10