13 Ekim 2010 Çarşamba

Aşk'ın Renkleri.!


Aşkın “kan’dır” dedirten üç rengi:

-Adet kanı rengi.
Aşk; yaklaşmaya başlar, haberi olmadan ruhun, aklın ve mantığın. Yeni, taptaze bir meyvedir: olgunlaşmak için yüzünü güneşe dönmüş.
Bakınız: Hoşlanmak.

-Yüzülen deriden geriye kalan kan rengi.
Aşk; kan pıhtılaşmaya başlarken, mikrop misali vücuda nüfuz etmektedir. Karşı konulamaz bir etkiye sahiptir –ki ne alyuvarlar kesebilir önünü ne de akyuvarlar barikat kurabilir geçtiği yollara- ve ilerledikçe ilerler damarlarda, yüreğe doğru; hançeri elinde..
Bakınız: Oynaşmak.

-Bekâret kanı rengi.
Ve aşk; hâkimidir artık bedenin. Bilinçsizce teslimiyetin ya da anlık bir şehvetin geriye kalanıdır. Saplamıştır hançeri yüreğe,bedense zevkten dört köşe…
Bakınız: Kandır’ılmak.

5 Ekim 2010 Salı

Bir Düşlük Senfoni : İstanbul.!


Rastgele bir kitapçıya girdim bugün, şehrin en işlek caddesinde. Nereye baksam, hangi kitaba dokunsam sen ve yine sen..

Adımlarımı yavaşlattım istemsiz olarak rafların arasında, birden. “Cinayet Romanları” baktığım kategorinin adı ve içgüdüyle elime aldığım  bir kitabın önsözünde senin adın..
Diyor ki:   “Sokaklarında seri katillerin kol gezdiği İstanbul.!”..
Bak işte, burada da başkahramansın sen. Burada da altın vuruş caddelerin. Burada da öldürüyorsun yürekleri. Öyle ya; kalbin vücuda kan pompalamasını engellemek değil ‘öldürmek’. Katletmek aslında bir bedenin nefes almasını engellemek değil. Katliamlarını görünmez Azrail’ine yaptırıyorsun ya; bir aşkla, acıyla, umutsuz vaatlerle diri diri mezara gömüyorsun ya bedenleri;  işte “İstanbul Piçlikleri” adlı kitabında onu anlatıyor yazar, senden gizli, senin adını haykırarak çığlıklar arasında…

Bir başka kapağı açıyor titreyen parmaklarım. Bu kez bir başka sayfayı okşuyor ürkek gözlerim. Kelimeler ok gibi saplanıyor yüreğime. Bu kez bir başka yazar, bir şairin kelimelerini çaprazlama, mısralarını yanyana getirerek tamamlamış senin tarihini. Şair sen; yazar anlatmış şizofreninin geçmişini ve Yedi Tepe’n arasında geçen hikayesini dökmüş satırlarına. İlham perisi sen. Sen, yalnızlığın kol gezdiği ürpertici satırlarda umutsuz ümitlerin sonu olup adına küfürler yağdırtan.. Bu kez kitabın adı: “İstanbul: Bir Şizofren.!”

Bir şiir kitabına korkuyla yaklaşıyorum daha sonra. Kadıköy İskelesi’nde yazılmış sayfalar alan bir başyapıta gidiyor düşüncelerim. Hislerim karmaşık. Karamsar gerçeklerim. Ben; okudukça mısralarını; ‘üstâd’ların yazdığı; biraz daha yaklaşıyorum yalanlarına. Biraz daha bağlanıyorum vapurda yüzümü paramparça eden buzdan keskin soğuğuna. Koşuyorum sana aynı hızla ve gerisin geriye çekiliyor ayaklarım..

Bir fragman geliyor gözümün önüne senin adına, senin adınla yapılmış bir çok dizi, bir çok film ve bir o kadar da çok şarkı. İlham alıyor herkes ve herşey senden. Kimisi seni anlatıyor nacizane kelimeleriyle, kimi kollarında hayat buluyor. Bazen anlatılan sen oluyorsun, herkes dilinden dökülen harmonik sözcüklerle dalıyor masalsı uykuya; aşk koyuyorlar rüyalarının adını ya da mutluluk olarak hitap ediyorlar hülyalarına.
Bazen seni anlatıyorlar sana, dinleyici oluyorsun. Kendine aynadan bakıyormuşçasına kelimelerle doğup büyüyorsun ya da onların kelimeleri hakaret gibi büyüyor ve sözcükler Azrail’in oluyor, hecelerde boğuluyorsun.
Kâh insanları ağlatıyor kâh insanların attığı kazılardan sonra darbeleri kaldıramıyorsun; ağlıyorsun. Gözyaşların, şarkılarda geziyor:

İstanbul bugün yorgun 
Üzgün ve yaşlanmış 
Biraz kilo almış 
Ağlamış yine, rimelleri akıyor ..

(Teoman – İstanbul’da Sonbahar.)

Gün geliyor Tanrı oluyorsun. Hükmediyorsun cümle aleme ve kimse senden büyük olmuyor. Sonra gün dönüyor, takvimde farklı bir tarih yazıyor; bir önceki gece, kılık değiştirip ‘fahişe’ oluyorsun. Gözlerindeki alevi, şehvetin en ince noktasında, bırakıyorsun…
Kızıyorsun sokaklarında barındırdığın tinerciye, tacire, tüccara; arka arkaya ucuna susturucu taktığın acılarınla ateş ediyorsun. Yetmiyor, deliriyorsun caddelerinde kol gezen orospulara, kadın pazarlığı yapan adamlara, töreden kaçıp kendini sana bırakmış kızlara.. Kırbaçlıyorsun onları, bir babanın çocuğuna kemerle defalarca vurduğu gibi indiriyorsun darbelerini. Acımıyor için, acıtıyorsun ruhları..





Sen; İstanbul; kuru bir Ankara soğuğunda ciğerlerime doldurduğum nikotin gibi gizliden gizliye zarar verirken bana, hasretinle kollarına bırakmak istiyorum kendimi.
Thales’inde Klan’ında tekilanı kafama dikmek, Dorock’ında Efes’imi yudumlamak, İstiklâl’inde deli gibi koşmak, Kadıköy’ünü üç saatte adımlamak, hatim etmek sokaklarını, vapurunda; yirmi dakikalık yolunda denizine karşı sigara içmek.. Belki ağır ateşlerde, sayıklarken kendi kendime; caddelerinde uyumak, uyuklamak, kollarında düşlere dalmak…

Evet, ruhumu esir alıp, bedenime işkence olsun diye yolladığın Ankara’dan koşup gelmek istiyorum sana. Karşılıksız, çıkarsız bağlandığım gibi sana, sokaklarında barındırdığın milyonlarca insandan sadece biri olmak istiyorum. Seni, senin piçliklerinde yaşamak,senin hiçliklerinde hıçkırıklara boğulup kıçı kırık intiharlarının arasında kaybolmak…

İstanbul.! Yalvarsam, yakarsam, koşsam sana;
Beni de alır mısın avuçlarına!?.

Gamze.!

05.10.10
 10:10