22 Eylül 2010 Çarşamba

Siyah'a Doygun; Kızıl.

       


      Saten kumaştan bir elbise vardı üzerinde. Siyah bez parçası, tenine dokundukça ipeksi yumuşaklığı garip bir his veriyordu. Vücuduna o kadar yakışmıştı ki, saatlerce izleyebilirdi kendisini.Ama bunun için zamanı yoktu…
      Daha fazla oyalanmamalıydı. Yüzüne fondöten şişesinden birkaç damlayı yaydı. Yetmedi, üç beş damla daha boca etti. Kara leke gibi yapışıp kalmış pisliklerini, o bile zor kapatıyordu. Gözlerinden kan akıyordu kimi zaman, içine, yüreğine doğru. Kendisine bile itiraf etmekte güçlük çektiği her şeyi, saklıyordu en derinine. Ama hiç bir şey fayda etmiyordu bazen. Saklamakta zorluk çektiği yaşantısı her gün daha büyük bir birikintiye dönüşüyordu. Yorgundu, yorulmuştu ama yaşamak için başka şansı yoktu.
       Siyah kıyafetine siyah sürmenin iyi gideceğini bildiğinden, ala gözlerine siyahtan bir çerçeve yaptı. Haykırıyordu göz bebekleri her şeyi. Ya da o, öyle zannediyordu. Hoşuna gitmemişti bu durum; bir peçete parçasıyla silmeye çalıştı rengi laciverte çalan toz parçacıklarını, gözlerinin etrafından. Ama sildikçe yayılıyorlardı. Buğulanmış gibiydiler, göze fena gözükmüyordu bu halleri. Daha fazla oynamadı o da. Gözlerini saran siyah çerçeveleri, iddialarını azalttıkları için hala yerlerinde duruyordu…
      Her seferinde karıştırdığı gibi, yine karıştırıyordu makyaj sırasını. Çokta önemli değildi aslında rutinleşmiş sıra. Bu yüzden elmacık kemiklerini yüzünde daha da belirginleştirmek için allık fırçasına uzandı eli. Yavaş ama titrek dokunuşlarla yanaklarının üst kısımlarına dokunuyordu fırçanın sert telleriyle. Hafif kızıl, biraz kahveye kaçan tonlarla siluetine renk vermeye çalışırken dalıp gitti uzaklara. Aynada oluşan yeni görüntüsüyle ilgili düşlere daldı kendince. Mutluluğa yelken açmış, yüzünde iyi-kötü arası bir tebessüm vardı hayallerinde. Ama sadece anlık. Kendine gelmesi gerekiyordu...
     Allıkla işi bitmişti. Sadece ruju kalmıştı geriye. Ondan sonra gitmesi gereken yere gidebilirdi.
     İddialı bir renge dokundu dudakları için; kırmızı. Göze çarpmayı seviyordu. Bu yüzden seçmişti bu rengi. “Ben buradayım işte.” der gibi varlığını herkese kanıtlamak istiyordu. Üst dudağı hafif dolgunlaşmış, alt dudağı ise eşine, gerektiği şekilde eşlik ediyordu. Şimdi gözüne daha alımlı gelmişti…
     Son olarak saçlarını tutan tokaya dokundu parmakları. Omzuna kadar dökülen, dalgalı, kızıla çalan bakır rengindeki saçlarını parmağındaki boğumlarla tutamlara ayırdı. Hafif bir olgunluk, birazda çocuksu bir durumdaydılar. Hırçınlıkla durgunluk arasında, durulukla bulanıklaşmanın etrafında dolaşır gibi…
     Hazırdı. Oturduğu yerden göründüğü gibi zarif bir şekilde kalktı. Saçları, makyajı, kıyafeti, ayakkabıları ve muazzam bakışlarıyla mükemmel bir alımı ve asaleti taşıyordu üzerinde. Son kez süzdü kendisini boy aynasında, baştan aşağı. Tam istediği gibiydi. Sonuç ise kıskanılacak kadar güzel, bir o kadar da fahişe bir kadına dönüşmesinden ibaretti. Yani hayatını, kendisine aynadan baktığında görebiliyordu…
     Haince, sinsice ama masumca bir tebessümü yerleştirdi yüzüne. Son kez göz göze geldi, kendisiyle. Sonra da kapıya yöneldi. Kapı tokmağının soğuğunu avuçlarında hissettiğinde arkasına dönüp göz gezdirdi koca hayatını sığdırdığı dört duvar arasına. Sonrada ayakkabısının topuğundan çıkan seslerin koridorda çınlaması azaldıkça; karıştı, kendisini gördüğü yaşamın kalabalığına...
     Şizofrenik düşlerinin sonuna gelmişti bu gece de. Masasından kalkıp yastığa başını koydu. Karanlığa doğru gözünden süzülürken bir damla yaş, aklına gelen cümleyi yaşadıklarına uyarladı: Bedenin bakire olması değil, ruhun fahişe olması yeter…


DörtŞubatİkibinOn
01:48

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder