22 Aralık 2010 Çarşamba

Kırmızı'yla Dans..





YirmiİkiAralıkİkibinOn
00:20
  
Teşekkürü borç bilirim, intihara meyletmemi sağlayan şarkılara!

Tik tak, tik tak ve tik tak.
Saatin yelkovanından ya da akrebinden çıkan ses ırzına geçiyor beynimin. Zorla sahip oluyor hissiyatlarıma. Ah, bu ne acıdır ki kanlar kulaklarımdan sızmaya başlıyor ılık ılık. Mayışıyor vücudum hücrelerime işleyen sıcaklığın mayhoşluğunda. Göz kapaklarım ağırlaşıyor, dışarıda da sicim gibi damlalar yerleri okşuyorlar. Hayır-hayır, zemine; asfalta; tecavüz ediyorlar.

Elimdeki şarap kadehi bir doluyor bir boşalıyor. Doluyor ve boşalıyor. Doldukça kızıl sıvı bardağın içine, tebessüm yüzüme yayılıyor. Dudaklarımı okşadıktan sonra boğazımdan geçen her damla, beynimi yavaş yavaş uyuşturuyor. Dünya, bir müddet sonra dönmeye başlıyor. Dönüyor, yavaş ama sarsıcı şekilde; buz gibi beton zemin ayaklarımın altından çekiliyor…

Kızıllığını içtiğim gün batımlarının ortasına düşüyor kırmızı ojeli bir kadın. Bedeni değil ama belli ki ruhu: Fahişe. Kırmızı saçlarında sakladığı sırlar dokunuyor siyaha çalan göğe. İçkilerin avutucu sarhoşluğuyla yıkıyor her telini, yıldırımlar dokunuyor her milimetresine katreler yerlere düşerken. Ah, nasıldır bu azap bilir misiniz? Sizin tırnaklarınız ve saçlarınız aynı renkte oldu mu hiç?

Gök siyah mı olurmuş sanki? Olur tabii, bilmezsiniz siz benim düşlerimi! Sayısız insanın intiharlarına gebe, düş kurmayı başaran her bedenin hayallerini tutuyor kilitli bir kafeste. Sırlara sahip o, sema ya da gök. Ne derseniz deyin. Siyah olur gökyüzü, her gün batımından sonra, güneş yüzünü göstermeden önce!
Ay’ı alır koynuna kimi zaman. İşte öyle gecelerde, beynim şizofren hayallerini çıkarır sakladığı yerden. Şampanya sevmez düşlerim. Bu yüzden şarap şişeleriyle karşılanırlar özel zamanlarda. Sonra bardaklar dolar, boşalır, dünya döner. Hep böyledir bu gelişler. Gidişlerdeyse mumlar alevlenir birden. Kapanır kollarım onlar beni terk ederken. Ay düşlerimi getirdiği gibi, beni yalnız bırakmasını da bilir.

Bende şarkılara sararım içki kadehim elimde. Sonra dökerim gözyaşlarımı, sarhoşluğumla birlikte. Pencere önünde, izlerken gökyüzünün sahip olduğu yıldızları, aklıma düşer yalnızlığımın intiharı. Gözkapaklarım ağırlaşır yine, uykuya dalarım ben, yavaş yavaş kan kaybederken.

Ay getirir bir gece şizofren düşlerini ruhumun. Bileklerimden akarken kırmızı şarap tadındaki intiharlarım, tırnaklarımın arasına sıkıştırırım ölümü; ölüm olur umudum.

Saygıyla eğiliyorum önlerinde, aklıma gidişlerle ölümleri sokan ezgilerin.
Hayallerim cebimde, siktiri çekip hepinize, arkama bakmadan gidiyorum!.

Bilinmeyen bir ütopyaya doğru yola çıkıyorum. Şizofrenik intihar provalarındayım, bir müddet yokum.!


[Gamze]

21 Aralık 2010 Salı

Maskeli Parti.




YirmiAralıkİkibinOn
17:07
  
Bir parti var; maskeli parti.
Mekân; bulvarlar, caddeler, tüm sokaklar.
Zaman; üç yüz altmış beş gün ve altı saat.
Katılım oranı; çok yüksek. Neredeyse tüm dünya orada. Eğlenmek hepsinin amacı, yaşamaktır en fazla.
Herkesin yüzünde bir maske; kimi acılarını göstermiyor diğerlerine kimi de yüz’süzlüğ’ünü gizliyor kendinden bile.

Hayatın tatlı sürprizlerini yudumluyor bazıları şarap kadehlerinde bazılarına da yıkıntılar ve hayal kırıklıkları sunuluyor servis tabağıyla birlikte. Yutkunmak ve yutmak zor olsa da önceden yenilmiş kazıkları hazmetmek, unutmak ve eğlenmeye devam etmek paha biçilemez bir değerde.

Fonda piyasaya damgasını hep vuran bir müzik tarzı var: gök gürültüsü, insanlık çöküntüsü: araba sesleri, motor sesleri, birbirine bir şeyler anlatmaya çabalayan insan sesleri, rüzgârın acı haykırışı, bir de Tanrı’nın isyanını anlatan yağmur sesi. Dans ediyor bu tarzın şarkılarında, hümanizm. Kâh yumuşak ritimlerle kendinden geçiyor kâh sert adımlarla yeri yerinden oynatıyor.

Suretlerin yarısına kırık bir tebessüm iliştirilmiş, eğreti duruyor gülümsemeler. Yüzlerin diğer yarısında sahici gülüşler var, içten…
Oysa eşit davranmıyor bu partinin organizatörü herkese. Kimisi sefaletini ipotek eder hayattan nasibini alabilmek için kimisi de zenginliğini döker ortaya gözbebeği olabilmek için.

Ah azizim; hep dile getirildi bu ama hep göz ardı edildi gerçekler. Gerçekleşme imkânının kısıtlı olduğu düşlerde hüzne boğuldu insanlar umutsuzlukla yoğrulurken. Onlar için her düş, bir acıyı yeni bir acıya gebe bırakıyordu. Bu yüzden hayat hep acıya annelik yaptı düşlerin olduğu yaşamlarda.

İdealleriyle hayallerine elini uzattığı her an dokunabilenler mi? Onlar her zaman keyfini sürdü adaletsizliğin. Adiliğin en yükseğe çıktığı kentlerin en işlek, en gözde mekanlarında nefes aldılar, hala yaşıyorlar..


Bu yüzden kendi kendimize diyebiliyoruz bunu sadece;
Hayat kimseye adil davranmıyor; herkesin eşit olduğu maskeli bir partide bile…

[Gamze]

10 Aralık 2010 Cuma

Damla Damla Tükenişler..


Tecavüz ediyorum beyaz sayfalara, kelimelerimle. Irzına geçiyorum acının, çoğalsın, kökü kurumasın diye. Belki’lerle keşke’leri tıkıyorum bir kutuya; genleri birleşsin, yeni keşkelere belkiler dokunsun, belkiler keşkelerle yoğrulsun düşüncesiyle.
Hüznün kalbini paramparça ediyorum, mutluluk doya doya yaşasın. Gözyaşlarının ılıklığını ortadan kaldırıp sıfır dereceye düşürüyorum ısısını. Ağlamak tarihe karışıyor.
Dünya ne kendi etrafında dönebiliyor ne de güneşin etrafında dolaşabiliyor. Güneş, acılara hep dik geliyor. Sonbaharla kış yok artık. İlkbahar var hep, yazdan önce ve sonra. Üzüntü kusmuyor mevsimler gece-gündüz insanların suratına.
Hayallere psikolojik baskı yaptım. Şimdi hepsi uçurum kenarındalar. Korkmayın; yersiz umut vermeyecekler artık onlara ihtiyacımız olduğu anlarda. Kâbuslar da yok oluşlarda. Azrail’i yolladım kapılarına. Birkaç saniye sonra ölümü tadacaklar…

Aşk kaldı geriye değil mi? Her şeyin başlangıç noktasını öldüremedik bir tek. Bir tek onun kalp atışlarını durduramadık. Belkilerle keşkelerin arasına tıktık hep. Aşktan sonra ya ‘Belki döner.’ dedik ya da ‘Keşke böyle bitmeseydik.’ diye isyan ettik. Bir kez olsun aşkı engelleyemedik.
Biz yaşadıkça o yüceldi, biz nefes aldıkça aşk adileşti…
Şimdi sıra onda…
                  Aşk; idam sehpasında. Kanaya kanaya bitiyor, tükeniyor sonunda…

Uyanıyorum hıçkırıklar arasında. Boğazımda düğümlenmiş nefesi yutmaya çalıştığım anda, aynaya çarpıyor bakışlarım;
Aşklar dökülüyor gözlerimden,
                                                        Ölüyorum…

1 Aralık 2010 Çarşamba

Yarım Kalan Acılar.

http://fizy.com/#s/1g48dg

Kelimelerim tükendiğinde alfabe kırılıyor orta yerinden. Heceler kaçışıyor, sağa sola. Dağılıyor “sen ve ben”, kalmıyor “biz”im geçmişimizden eser. Eskiden böyle miydi? Kenetti ellerimiz, hiç birleşmeden.
Harfler gelmiyor yan yana. Yâr, ayrılık “düş”tü aramızda.
Ayrılık, düştü aramıza.
İşte bu yüzden; yazamıyorum artık seni; uzaksın bana…

Pembe hülyalarım kâbuslarım artık. Her gece dağıtıyorlar, parçalıyorlar beynimi yokluğunla. Mantığım algılayamıyor bedenimin çaresizliğini; uyuşmuş ellerim, ilaçlara bağlanmış düşlerimiz kaçıp gitme telaşında.
Yâr, dündeki hayaller can çekişiyor bugün, cenazelerini kaldıracağız, yarınlarımız’a…

Manşet olmuşuz biz, tirajı en yüksek gazetenin ilk sayfasında. “Öldürüldü aşk!”başlığı atılmış. Fail-i meçhul olarak geçiyor adımız! Namımız almış başını yürümüş:
Sen; azmettirici, ben; katil. Ben bilmeden senin için zifiri hücre yolunu tutmuşum, sen uzaklarda yok olmuşsun.
Yâr, yok olmuşuz, aşkı tüketmiş dibe vurmuşuz. Kesmişiz sevginin şah damarını, gururumuzda boğmuşuz…
İşte bu yüzden; “acı” diyoruz artık “aşk”tan sonra kapımızı çalan ayrılıklara; yarım bıraktıklarımız adına…

29.11.2010
17:10


15 Kasım 2010 Pazartesi

Bir Ricam Olacak Zatı-âlinizden...






-Gözlerimle dokundum size bayım,
Gözbebekleriniz saman kâğıdını okşarken.
Yeşillikler içinde adeta orgazm oluyordunuz,
Ben sizin pürüzsüz teninizde seyre dalmışken.-

Siz, sağımdaki banka oturup iç çektiğiniz zaman,
Benim ciğerlerime doldu sanki soluduğunuz hava,
Farkında bile değildiniz.
Derdinize ortak olmak istedim,
Sorar gibi baktım size
“Yanınıza oturabilir miyim?”..
Sadece başınızı yanınızda getirdiğiniz kitabınıza indirmekle yetindiniz.
Bakışlarım ağır geldi,
Kendinizi cephedeymişçesine bir adım geriye çektiniz.

Adam;
Heyecandan, ilkokuldaki ilk gününde tir tir titreyen bir çocuk edasıydı bendeki,
Bacaklarım dizlerimden yukarısını taşıyamıyordu; gözbebeklerim gözlerinizdeki hüzne değince,
Bilemediniz.
Rüzgâr size getirsin masalları diye fısıltıyla karışık hikâyeler anlattım, göğe,
Sonu mutlu biten öykülerdi.
Kulaklarınızda sıradan bir ezgi,
Benim sesimi işitemediniz.
Mırıldandınız: “İşitmekle dinlemek farklıdır.”
Düşüncelerimi okumuştunuz.
Boynuma geçirilmiş ipti sözcükleriniz,
Ayaklarımın altından cümleyi çektiniz,
Kelimeler dudaklarınızda hecelerine ayrıldı,
Ben hücrelerinizde hayat bulmak için çırpınırken
İdamımı gerçekleştirdi düşünceleriniz.

Bakakalmışken size
Birden gülümsediniz siluetime.
Kitabı kapatıp gitmeniz ise bir etti her şeyi, yerle.

Arkanızdan koştum ben,
Gittiğiniz yere kadar adımladım her sokağı.
Dönüp baksaydınız suretinize söyleyeceklerim vardı.
Birden durup deniz kenarındaki banka oturmuştunuz ya hani,
Saman kâğıdından sayfaları olan kitabınıza dalmıştınız yine,
İşte o zaman sokulasım geldi dibinize.
Çekip gitmeden önce deseydim keşke;

Bayım;
Kusura bakmazsanız bir ricam olacak zatı-âlinizden;
Ölürken ben, sevişir misiniz ruhumla?
Bileklerimden akıtırken düşlerimi oluk oluk,
Yol çizer misiniz onlara?
Hepsinin sonu size çıksa,
Bir olur musunuz onlarla?

Bir eflatun gibisiniz,
Gözleriniz okşasa tenimi,
Her gece, defalarca
Beni de okur musunuz?

23:52 // 14.11.2010


13 Ekim 2010 Çarşamba

Aşk'ın Renkleri.!


Aşkın “kan’dır” dedirten üç rengi:

-Adet kanı rengi.
Aşk; yaklaşmaya başlar, haberi olmadan ruhun, aklın ve mantığın. Yeni, taptaze bir meyvedir: olgunlaşmak için yüzünü güneşe dönmüş.
Bakınız: Hoşlanmak.

-Yüzülen deriden geriye kalan kan rengi.
Aşk; kan pıhtılaşmaya başlarken, mikrop misali vücuda nüfuz etmektedir. Karşı konulamaz bir etkiye sahiptir –ki ne alyuvarlar kesebilir önünü ne de akyuvarlar barikat kurabilir geçtiği yollara- ve ilerledikçe ilerler damarlarda, yüreğe doğru; hançeri elinde..
Bakınız: Oynaşmak.

-Bekâret kanı rengi.
Ve aşk; hâkimidir artık bedenin. Bilinçsizce teslimiyetin ya da anlık bir şehvetin geriye kalanıdır. Saplamıştır hançeri yüreğe,bedense zevkten dört köşe…
Bakınız: Kandır’ılmak.

5 Ekim 2010 Salı

Bir Düşlük Senfoni : İstanbul.!


Rastgele bir kitapçıya girdim bugün, şehrin en işlek caddesinde. Nereye baksam, hangi kitaba dokunsam sen ve yine sen..

Adımlarımı yavaşlattım istemsiz olarak rafların arasında, birden. “Cinayet Romanları” baktığım kategorinin adı ve içgüdüyle elime aldığım  bir kitabın önsözünde senin adın..
Diyor ki:   “Sokaklarında seri katillerin kol gezdiği İstanbul.!”..
Bak işte, burada da başkahramansın sen. Burada da altın vuruş caddelerin. Burada da öldürüyorsun yürekleri. Öyle ya; kalbin vücuda kan pompalamasını engellemek değil ‘öldürmek’. Katletmek aslında bir bedenin nefes almasını engellemek değil. Katliamlarını görünmez Azrail’ine yaptırıyorsun ya; bir aşkla, acıyla, umutsuz vaatlerle diri diri mezara gömüyorsun ya bedenleri;  işte “İstanbul Piçlikleri” adlı kitabında onu anlatıyor yazar, senden gizli, senin adını haykırarak çığlıklar arasında…

Bir başka kapağı açıyor titreyen parmaklarım. Bu kez bir başka sayfayı okşuyor ürkek gözlerim. Kelimeler ok gibi saplanıyor yüreğime. Bu kez bir başka yazar, bir şairin kelimelerini çaprazlama, mısralarını yanyana getirerek tamamlamış senin tarihini. Şair sen; yazar anlatmış şizofreninin geçmişini ve Yedi Tepe’n arasında geçen hikayesini dökmüş satırlarına. İlham perisi sen. Sen, yalnızlığın kol gezdiği ürpertici satırlarda umutsuz ümitlerin sonu olup adına küfürler yağdırtan.. Bu kez kitabın adı: “İstanbul: Bir Şizofren.!”

Bir şiir kitabına korkuyla yaklaşıyorum daha sonra. Kadıköy İskelesi’nde yazılmış sayfalar alan bir başyapıta gidiyor düşüncelerim. Hislerim karmaşık. Karamsar gerçeklerim. Ben; okudukça mısralarını; ‘üstâd’ların yazdığı; biraz daha yaklaşıyorum yalanlarına. Biraz daha bağlanıyorum vapurda yüzümü paramparça eden buzdan keskin soğuğuna. Koşuyorum sana aynı hızla ve gerisin geriye çekiliyor ayaklarım..

Bir fragman geliyor gözümün önüne senin adına, senin adınla yapılmış bir çok dizi, bir çok film ve bir o kadar da çok şarkı. İlham alıyor herkes ve herşey senden. Kimisi seni anlatıyor nacizane kelimeleriyle, kimi kollarında hayat buluyor. Bazen anlatılan sen oluyorsun, herkes dilinden dökülen harmonik sözcüklerle dalıyor masalsı uykuya; aşk koyuyorlar rüyalarının adını ya da mutluluk olarak hitap ediyorlar hülyalarına.
Bazen seni anlatıyorlar sana, dinleyici oluyorsun. Kendine aynadan bakıyormuşçasına kelimelerle doğup büyüyorsun ya da onların kelimeleri hakaret gibi büyüyor ve sözcükler Azrail’in oluyor, hecelerde boğuluyorsun.
Kâh insanları ağlatıyor kâh insanların attığı kazılardan sonra darbeleri kaldıramıyorsun; ağlıyorsun. Gözyaşların, şarkılarda geziyor:

İstanbul bugün yorgun 
Üzgün ve yaşlanmış 
Biraz kilo almış 
Ağlamış yine, rimelleri akıyor ..

(Teoman – İstanbul’da Sonbahar.)

Gün geliyor Tanrı oluyorsun. Hükmediyorsun cümle aleme ve kimse senden büyük olmuyor. Sonra gün dönüyor, takvimde farklı bir tarih yazıyor; bir önceki gece, kılık değiştirip ‘fahişe’ oluyorsun. Gözlerindeki alevi, şehvetin en ince noktasında, bırakıyorsun…
Kızıyorsun sokaklarında barındırdığın tinerciye, tacire, tüccara; arka arkaya ucuna susturucu taktığın acılarınla ateş ediyorsun. Yetmiyor, deliriyorsun caddelerinde kol gezen orospulara, kadın pazarlığı yapan adamlara, töreden kaçıp kendini sana bırakmış kızlara.. Kırbaçlıyorsun onları, bir babanın çocuğuna kemerle defalarca vurduğu gibi indiriyorsun darbelerini. Acımıyor için, acıtıyorsun ruhları..





Sen; İstanbul; kuru bir Ankara soğuğunda ciğerlerime doldurduğum nikotin gibi gizliden gizliye zarar verirken bana, hasretinle kollarına bırakmak istiyorum kendimi.
Thales’inde Klan’ında tekilanı kafama dikmek, Dorock’ında Efes’imi yudumlamak, İstiklâl’inde deli gibi koşmak, Kadıköy’ünü üç saatte adımlamak, hatim etmek sokaklarını, vapurunda; yirmi dakikalık yolunda denizine karşı sigara içmek.. Belki ağır ateşlerde, sayıklarken kendi kendime; caddelerinde uyumak, uyuklamak, kollarında düşlere dalmak…

Evet, ruhumu esir alıp, bedenime işkence olsun diye yolladığın Ankara’dan koşup gelmek istiyorum sana. Karşılıksız, çıkarsız bağlandığım gibi sana, sokaklarında barındırdığın milyonlarca insandan sadece biri olmak istiyorum. Seni, senin piçliklerinde yaşamak,senin hiçliklerinde hıçkırıklara boğulup kıçı kırık intiharlarının arasında kaybolmak…

İstanbul.! Yalvarsam, yakarsam, koşsam sana;
Beni de alır mısın avuçlarına!?.

Gamze.!

05.10.10
 10:10

22 Eylül 2010 Çarşamba

Siyah'a Doygun; Kızıl.

       


      Saten kumaştan bir elbise vardı üzerinde. Siyah bez parçası, tenine dokundukça ipeksi yumuşaklığı garip bir his veriyordu. Vücuduna o kadar yakışmıştı ki, saatlerce izleyebilirdi kendisini.Ama bunun için zamanı yoktu…
      Daha fazla oyalanmamalıydı. Yüzüne fondöten şişesinden birkaç damlayı yaydı. Yetmedi, üç beş damla daha boca etti. Kara leke gibi yapışıp kalmış pisliklerini, o bile zor kapatıyordu. Gözlerinden kan akıyordu kimi zaman, içine, yüreğine doğru. Kendisine bile itiraf etmekte güçlük çektiği her şeyi, saklıyordu en derinine. Ama hiç bir şey fayda etmiyordu bazen. Saklamakta zorluk çektiği yaşantısı her gün daha büyük bir birikintiye dönüşüyordu. Yorgundu, yorulmuştu ama yaşamak için başka şansı yoktu.
       Siyah kıyafetine siyah sürmenin iyi gideceğini bildiğinden, ala gözlerine siyahtan bir çerçeve yaptı. Haykırıyordu göz bebekleri her şeyi. Ya da o, öyle zannediyordu. Hoşuna gitmemişti bu durum; bir peçete parçasıyla silmeye çalıştı rengi laciverte çalan toz parçacıklarını, gözlerinin etrafından. Ama sildikçe yayılıyorlardı. Buğulanmış gibiydiler, göze fena gözükmüyordu bu halleri. Daha fazla oynamadı o da. Gözlerini saran siyah çerçeveleri, iddialarını azalttıkları için hala yerlerinde duruyordu…
      Her seferinde karıştırdığı gibi, yine karıştırıyordu makyaj sırasını. Çokta önemli değildi aslında rutinleşmiş sıra. Bu yüzden elmacık kemiklerini yüzünde daha da belirginleştirmek için allık fırçasına uzandı eli. Yavaş ama titrek dokunuşlarla yanaklarının üst kısımlarına dokunuyordu fırçanın sert telleriyle. Hafif kızıl, biraz kahveye kaçan tonlarla siluetine renk vermeye çalışırken dalıp gitti uzaklara. Aynada oluşan yeni görüntüsüyle ilgili düşlere daldı kendince. Mutluluğa yelken açmış, yüzünde iyi-kötü arası bir tebessüm vardı hayallerinde. Ama sadece anlık. Kendine gelmesi gerekiyordu...
     Allıkla işi bitmişti. Sadece ruju kalmıştı geriye. Ondan sonra gitmesi gereken yere gidebilirdi.
     İddialı bir renge dokundu dudakları için; kırmızı. Göze çarpmayı seviyordu. Bu yüzden seçmişti bu rengi. “Ben buradayım işte.” der gibi varlığını herkese kanıtlamak istiyordu. Üst dudağı hafif dolgunlaşmış, alt dudağı ise eşine, gerektiği şekilde eşlik ediyordu. Şimdi gözüne daha alımlı gelmişti…
     Son olarak saçlarını tutan tokaya dokundu parmakları. Omzuna kadar dökülen, dalgalı, kızıla çalan bakır rengindeki saçlarını parmağındaki boğumlarla tutamlara ayırdı. Hafif bir olgunluk, birazda çocuksu bir durumdaydılar. Hırçınlıkla durgunluk arasında, durulukla bulanıklaşmanın etrafında dolaşır gibi…
     Hazırdı. Oturduğu yerden göründüğü gibi zarif bir şekilde kalktı. Saçları, makyajı, kıyafeti, ayakkabıları ve muazzam bakışlarıyla mükemmel bir alımı ve asaleti taşıyordu üzerinde. Son kez süzdü kendisini boy aynasında, baştan aşağı. Tam istediği gibiydi. Sonuç ise kıskanılacak kadar güzel, bir o kadar da fahişe bir kadına dönüşmesinden ibaretti. Yani hayatını, kendisine aynadan baktığında görebiliyordu…
     Haince, sinsice ama masumca bir tebessümü yerleştirdi yüzüne. Son kez göz göze geldi, kendisiyle. Sonra da kapıya yöneldi. Kapı tokmağının soğuğunu avuçlarında hissettiğinde arkasına dönüp göz gezdirdi koca hayatını sığdırdığı dört duvar arasına. Sonrada ayakkabısının topuğundan çıkan seslerin koridorda çınlaması azaldıkça; karıştı, kendisini gördüğü yaşamın kalabalığına...
     Şizofrenik düşlerinin sonuna gelmişti bu gece de. Masasından kalkıp yastığa başını koydu. Karanlığa doğru gözünden süzülürken bir damla yaş, aklına gelen cümleyi yaşadıklarına uyarladı: Bedenin bakire olması değil, ruhun fahişe olması yeter…


DörtŞubatİkibinOn
01:48

14 Eylül 2010 Salı

On Dokuz'a.!



Doğmak.
Kirletilmiş ve kahpeleşmeye devam eden bir dünyaya;
Bir sonbahar günü,
Hazan kadar sakin ama alay eder gibi insanlıkla.

Emeklemek.
Etrafında oluşturulmuş çemberi genişleten,
Dizlerden ve avuç içlerinden destek alan bedene,
İlkbaharı yaşatmak adına.

Koşmak.
Adımlamak yerküre denen katı cismi,
Ayak basmak, hayaller dünyasına.
Koşmak, koşmak ve yine koşmak,
Uçsuz bucaksız hayaller peşinden; kırlarda,
Yaza dokunmak için uzanmak, soyutluğa.

Düşlemek.
Ardından gitmek hislerin;
Kimi zaman bir ideal peşinden
Bazense ruhuna tecavüz ettiğim fahişelerimin peşinden:
Düş’le-mele-rimin.

Dünlerime, bugünlerime ve yarınlarıma.. Birine elveda derken diğerine merhaba dediğim anılarıma.. Geride bıraktığım senelerin içinde biriktirdiğim hatıralarım, dostlarım, düşmanlarım, kuklalarım adına.. Kırdığım, paramparça ettikten sonra yapıştırmak için kıçımı yırttığım ama başaramadığım kalpler ve çabalar adıyla.. Gerçekleştiremediğim hayallerim, gayelerim  ve ideallerim hatırına.. Tükettiğim on sekiz yılımın ardına, buruk bir tebessüm yerleştirdiğim suretimin aslına.. Bazen geri gelmesini istediğim için ardından su döktüğüm aşklarıma ya da arta kalanlarını bile silmek istediğim kalp kırıklıklarımın acısına.. Aşklarıma, aşksızlıklarıma, hayatımda yer etmiş şahıslara, hayatımı mahvetmiş adamlara, adam sandığım şerefsizlerin gururlarına, gurursuzluklarına.. Acıya, gözyaşına kabuk bağlamış yaralara.. Mutluluğa, kahkahaya, kahpeleşmek için tabularını yıkan dünyaya ama en önemlisi aynada gördüğüm silüete kaldırıyorum bu gece kadehimi. ‘Şerefe!’ diye fısıldıyorum on dokuza ve isteksizce soruyorum ona:  ‘Ne getirdin yanında?’


Teşekkürler.. Herkese ve herşeye..


13 Eylül
23:33

9 Eylül 2010 Perşembe

Fail'i Meçhul.

Bir figürandım sadece, 
Senin başrolünü oynadığın bir piyeste. 
Kalabalık olsun diye, 
Dururdum bir köşede, sessizce. 

Pandomim sanatçısıydım ben, 
Mimiklerim sen. 
Kelimelere büründü hikâyem, 
Jestlerim, fondaki müziğim 
Sadece anlatabildiğim kadar senle ben.

Ara sıra palyaçoydum. 
Dudağımın kenarına iliştirilmiş; 
Bana ait olmayan kırık gülümsemen. 
Sen sarayın padişahı 
Soytarındım, peşinde gezen. 

Bir melodramın ortasına düşmüş, 
İşaretlerle bile anlatamıyordum seni. 
O kadar fazlaydın ki içimde, 
Yokluğun bende olurdu; trajikomedi. 
Ağıtlar yakmak değil 
Müzikallerle uğurlamak seni 
En güzeli. 

Ve demiş ki üstat sen gittin gideli: 
‘Attım kendimi caddelere 
Yeşil ceketin sardı beni. 
Yürüdüm üstüne karanlığın korkusuz
Tuttum ellerini...’ 

[Gamze]